Benjamin
Franklin’in de dediği gibi, suyun değerini kuyu kuruduğu zaman
anlayacağız. Günümüzde ne yazık ki dünyanın büyük kısmı, Franklin’in
işaret ettiği gerçeğin ne kadar doğru olduğunu görerek öğrenmek
tehlikesiyle burun buruna gelmiştir. Su kaynakları, uzun bir süreden
beri boşa harcanmış, yanlış yöneltilmiş ve fazla kullanılmıştır.
Bunların sonuçlarını ancak yeni yeni kavramaktayız. İnsanlar
susuzlukla, bazı zamanlarda doğanın geçici olarak kendisini mahkum
ettiği kuraklığı birbirine bağlar. Kuraklığın gazete manşetlerinde
geniş yer alıp özellikle dikkatlerimizi çekmesine karşılık gittikçe
fazlalaşan su tüketimimizin uzun vadede yarattığı sorunlar gözden
kaçmaktadır.
Su stresinin işaretlerini her yerde görmek mümkündür. Yer altı su
kaynaklarının seviyeleri
düşüyor, göller küçülüyor ve sulak alanlar yok oluyor. Mühendisler
de nehir yataklarının yönünü değiştirmek gibi hem çevreye zarar
verici hem de pahalı çözümler öneriyor. Beijing, Yeni Delhi, Phoenix
gibi su kaynakların yeterli olmadığı şehirlerde, aynı su kaynağını
paylaşmak zorunda olan şehirlilerle çiftçiler arasındaki rekabet
gittikçe artmaktadır. Orta Doğu’ da yaşayanlar, ülkelerini
yönetenlerden su uğruna savaşmak olasılığını gittikçe daha fazla
duymaktadırlar.
Tarımda, sanayide ve diğer alanlar için su kaynaklarına talep,
gittikçe artmaktadır. 1950 yılından beri üç mislinden fazla artan
dünya su tüketimi, şu anda yılda 4,340 km3 seviyesindedir. Bu da
Mississippi Nehrinin yılda taşıdığı su miktarının sekiz katıdır.
Yalnız,bu rakam sadece
akarsulardan, göllerden ve yer altı su kaynaklarından alınarak
tüketilen su yu kapsamaktadır. Bu miktar da, dünya üzerindeki
yenilenebilecek suyun % 30′unun karşılığı olmaktadır. Fakat aslında
hidroelektrik santralleri, balık çiftlikleri, doğal hayat ve çevre
kirliliğini arıtmak için yararlanılan su kaynaklarını da hesaba
katarsak, bu oranın çok üstüne çıktığımızı görürüz. Su kaynaklarına
olan talep, hayat standartları geliştikçe,nüfus artış hızını
geçecektir. Yılda kişi basına düşen 800 m3 su, 1950 yılından bu yana
% 50 artmış ve artmaya devam etmektedir.Zamanla artan bu talep
karşısında planlama teşkilatları, baraj inşası ve nehir yatağı
değiştirmek gibi “su geliştirme” projelerine umut bağlamışlardır.
Hızla artan bir nüfusun ve gelişen bir ekonominin ihtiyacı olan
hidroelektrik santralleri, sulama tesisleri ile içme suyunu temin
etmek ve su taşkınlarını önleyebilmek için mühendisler dünya
üzerinde 36.000′den fazla baraj inşa etmişlerdir. Bugün eski
yatağından akarak denize ulaşan akarsu sayısı çok azalmıştır. Bu
durumda olanlar da yakında kontrol altına girecektir.
İstenildiği kadar esnetilebilen bu su kaynakların süratle sonuna
yaklaşıyoruz.Teknik sorumlular, su kaynakları ile ilgili tesisleri
kurmak için öncelikle kolay ve ekonomik alanları tercih etmişlerdi.
Zamanla bu tesisler gayet karmaşık, inşası pahalı ve çevreye zarar
verici bir hal almıştır. Planlama safhasından üretime geçmekte olan
barajların sayısı gittikçe azalmaktadır. Uygulamaya girenlerin de
sağladıkları su yun maliyeti eski tesislerden daha fazladır.
Dünya üzerinde son 10 yılda
yapılan barajların ortalama sayısı, son 25 yılda yapılanların ancak
yarısı kadardır. 1951 ile 1977 yılları arasında yılda 360 baraj
yapılırken, bu sayı bugün 170′e düşmüştür. Avustralya, Kuzey Amerika
ve Batı Avrupa’da kalan yerler baraj inşası ve nehir sularının
yönlerinin değiştirilmesine müsait değildir. Sosyal ve ekolojik
maliyetlerinden dolayı gelişmekte olan ülkelerde de büyük projeler
yeniden gözden geçirilmektedir. Dünya Bankası tarafından finanse
edilmekte olan Hindistan’daki dev Sardar Sarovar barajı buna bir
örnek olarak verilebilir. 1992 yılı ortalarında yapılan bir çalışma
sonunda, “inşaatın daha fazla ilerlemesinden önce projenin daha
bilinçli bir şekilde gözden geçirilmesinin yararlı olacağı”
vurgulanmış ve Banka’nın geri adım atması talep edilmiştir.
İnsan ihtiyaçlarını karşılarken
suyun ekonomik, ekolojik ve siyasal sınırlarının belirtilmesi, su
ile olan ilişkilerin de yeniden tanımlanmasını gündeme getirmiştir.
Yağmacı bir yaklaşımla o günkü teknolojik bilgilerin sağladığı
imkanlar sonuna kadar kullanılmış ve doğal sistemlerle istendiği
gibi oynanmıştır. Modern toplumlar suyu, kendi yaşamları için son
derece gerekli olan ve doğal hayatı ayakta tutan bir destek olarak
ele almak yerine, istedikleri gibi kullanabilecekleri bir mal olarak
kabul etmiştir. Daha fazlasını aramak yerine kendi içimize, kendi
toplumlarımıza, kendi evlerimize dönerek hem kendi ihtiyaçlarımıza,
hem de doğanın yaşam sistemlerine cevap verecek çözümler
geliştirmeliyiz.
Kaynak: www.bilgisehri.net
Cumhuriyet Üniversitesi,
Fen-Edebiyat Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, 58140
SİVAS